Menü

#iremaktaş

iff

0 Yorum

2 sene Önce

Film

Anonim

36. İstanbul Film Festivali: Üç film incelemesi

5 Nisan-15 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen 36. İstanbul Film Festivali dünya sinemasından başarılı birçok filmin yanı sıra başarılı birçok yerli yapımın da yer aldığı programı ile bu sene de yine dopdoluydu. Türkiye’deki birçok sinema salonunda izleme şansı bulamayacağımız bağımsız yapım ve belgeseli İKSV’nin düzenlediği İstanbul Film Festivali sayesinde izleme şansını elde edebiliyoruz. Festivalin bu seneki sloganı “Kaldır Kafanı”, sosyal medyanın hayatımızın her anını adeta işgal ettiği bir dönemde cep telefonu ve tablet gibi “küçük ekrana” bağımlı hale gelen gençlerin sinema ile arasına hiçbir engel koymaması ve anı yaşaması mesajını veriyor. Özellikle gençlerin kültür sanat faaliyetlerine katılımını daha da artırmak adına film başına 8 TL olan bilet fiyatı, öğrenciler için sadece 1 TL’ydi. Programında 100’den fazla film olan bir festival özellikle etkinliklerdeki bilet fiyatlarından yakınan üniversite ve liseli gençler için kesinlikle çok iyi bir fırsattı diyebiliriz.

Bu seneki festivalde izleme şansı bulabildiğim üç yapım oldu ve hepsi hakkında da kısaca bir şeyler yazmak istedim. Bu yapımlar sırasıyla Genç Karl Marx, Bu Ülke Bizim ve  Ben Senin Zencin Değilim…

36. İstanbul Film Festivali: Üç film incelemesi

genç karl marx

Genç Karl Marx

36. İstanbul Film Festivali ilk gün gösterilen filmlerden biri olan ve adından da anlaşıldığı gibi Karl Marx’ın gençlik yıllarını anlatan yapım Almanya, Fransa ve Belçika ortak yapımı. Marx’ın Komünist Manifesto’yu yazma sürecini ve Friedrich Engels ile olan arkadaşlığını da anlatan yer yer güldüren yer yer düşündüren başarılı bir yapım olmuş. Savunduğu düşünceleri ve yazdıkları nedeniyle hapse giren, sürgüne yollanan kanı kaynayan genç devrimci bir Marx’ın yanı sıra karısı ve çocuklarına bakmakla yükümlü bir baba ve koca rolünde olan Marx’ı da görebiliyoruz. Birçok kişinin Marx’ı bir yazar, bir filozof ve komünizm felsefesi deyince akla gelen ilk kişi olarak bilmesinin yanında çok az kişi onu bir eş, bir baba ya da bir arkadaş olarak düşündü.

Marx’ın baskılar sonucu eşi Jenny ile birlikte Paris’e sürgüne gönderilmesinden sonra orada tekrardan karşılaştığı ve ömür boyu birlikte çalışacağı arkadaşı Engels ile bir araya gelir. Engels de İngiltere’de babasının iplik dokuma fabrikasında ona yardım eden hem işçileri hem de burjuva sınıfını yakından gözlemleme şansına sahip zengin bir babanın oğludur. Birbirlerinin zekasından ve fikirlerinden oldukça etkilenen bu iki genç adam, işçi hakları için birlik olup fikirleri ile önderlik edecekleri işçi hareketinin dünyadaki fitilini de ateşleyecekler. Tabii bu Komünist Manifesto’nun yayımlanmasından birkaç ay sonra gerçekleşecektir. Komünist Manifesto filmin sonlarında ortaya çıksa da film boyunca daha çok Marx’ın Fransız sosyalist düşünür Proudhon ile fikir alışverişi ve atışması, Proudhon’un “Sefaletin Felsefesi” kitabına “Felsefenin Sefaleti” ile karşılık vermesi, Engels ile birlikte İngiltere’de Komünist Ligi kurması gibi olaylar işleniyor. Böylelikle Marx’ın fikirlerinin gelişip değiştiği bir döneme de tanıklık ediyoruz. Özellikle Engels burada Marx’ın hayatında çok önemli bir rol oynuyor. Sadece çalışma arkadaşı olarak değil aynı zamanda Marx’ın hapse girdiği zamanlara karısı ve çocuklarına sahip çıkan bir aile dostu olarak da karşımıza çıkıyor.

Filmin oyuncularının performansı ne eksik ne fazla. August Diehl Marx’ı, Stefan Konarske ise Engels’i canlandırıyor. Filmin yönetmen koltuğunda ise Haitili yönetmen ve politik aktivist Raoul Peck var.

36. İstanbul Film Festivali: Üç film incelemesi

bu ülke bizim

Bu Ülke Bizim

Fransız yapımı Bu Ülke Bizim, babası sosyalist görüşlü olan iki çocuk annesi genç bir hemşirenin yaşadığı şehirde milliyetçi partinin belediye başkan adayı olmasıyla başlayan olayları anlatıyor. Avrupa’da özellikle Fransa’da geçtiğimiz yıllarda artış gösteren milliyetçi ve göçmen karşıtı politikacılara ve onların siyasetine küçük bir şehirdeki insanların ve olayların penceresinden bakan film, kısa ve öz bir hikaye anlatıyor. İnsanların hayatını kolaylaştırmak için siyasete giren hemşire Pauline, kendini hiç istemediği olayların içinde buluyor. Zamanında şiddete başvurduğu için Milliyetçi Parti’den atılan aşırı sağcı eski lise aşkıyla tekrardan bir ilişki içine girince de işler daha da kötüleşiyor.

Filmde açık bir şekilde Fransızlar ve göçmenler arasındaki sürtüşme ve ayrımcılık göz önünde tutuluyor. Özellikle Arap ve Müslüman karşıtı fikirler, Pauline’nin seçim kampanyası sırasında daha da kendini gösteriyor hatta insanların birbirine karşı ne kadar ileri gidebileceğini de gözler önüne seriyor. Özellikle bu hususta beğendiğim sahnelerden birisi, Pauline’nin seçim afişini sökmek isteyen Yugoslavya göçmeni Fransız kadının, 9-10 yaşlarındaki Fransız çocuklar tarafından itilip kakılması idi. Diğer bir örnek de Müslüman karşıtı fikirlerin desteklendiği bir propaganda websitesi açan bir çocuğun annesi tarafından destek görmesi. Film bu örnekleriyle Milliyetçi Parti’nin göçmen karşıtı politikaları ile ve halihazırda var olan ayrımcı bakışın küçücük çocukların üzerinde ne denli etkili olduğunu ve ne kadar ileri gidebileceğini de çok açık bir şekilde izleyiciye aktarıyor.

Film, Fransa’daki seçimlerden iki ay önce vizyona girmiş ve özellikle Milliyetçi Parti lideri Agnes Dorgelle karakterinin ve partinin Fransız sağcı lider Marine Le Pen’e benzerliği nedeniyle hem Le Pen’i hem de National Front’u  hedef aldığı söylenmiş. Le Pen taraftarları da tepki göstermişti.

36. İstanbul Film Festivali: Üç film incelemesi

ben senin zencin değilim

Ben Senin Zencin Değilim

Genç Karl Marx’ın yönetmeni Raoul Peck, bu yılın en önemli belgesellerinden biri olan Ben Senin Zencin Değilim’de de yönetmen koltuğunda. Amerikalı yazar, oyun yazarı ve şair James Baldwin’in Remember This House adlı bitmemiş kitabındaki notlardan uyarlanan mükemmel bir belgesel Ben Senin Zencin Değilim. Amerikalı siyahilerin her türlü yaşam hakkı için mücadelesini odak noktasına alan belgeselde, Afro-Amerikalıların özgürlük mücadelesinde öne çıkan üç isim Baldwin tarafından tüm samimiyetiyle anlatılıyor. Çünkü her biri siyahilerin hakları için mücadele etmiş bu üç isim, -Martin Luther King, Malcolm X ve Medgar Evers- Baldwin’in çok yakın arkadaşları ve hepsi suikasta kurban gitti.

Baldwin’nin orijinal metinlerini, kişisel fotoğraflarını ve görüntülerini arşivden çıkarıp belgesele yerleştiren Peck, günümüze gelene kadar verilen ağır bedelleri hala sürmekte olan siyahilere yönelik polis şiddetini, cinayetleri ve ayrımcı dili de eski ve yeniyi bir araya getirerek, bu işin hala bitmediğini, gidilecek hala çok yol olduğunu da aktarıyor. Seslendirmesini Samuel L. Jackson’ın yaptığı belgeseli izlerken boğazınızın en üstünde bir şeyler düğümlenip kalıyor, yutkunamıyorsunuz adeta. Aslında “zenci problemi” diye bir şey olmadığını, bunun tamamen beyaz adamın yarattığı ve eninde sonunda kendisinin hesaplaşması gerektiği bir şey olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Herkesin ama herkesin sadece hem siyahilerin ama özellikle beyazların izlemesi gereken her yönüyle çarpıcı, sürükleyici ve bir o kadar da iddialı bir yapım.

 

Bu yazıyı tam 1 yıl önce yazmışım. Dikkat edin, konu güncel olmayabilir.

Diğer Yazılarıma Göz Attınız mı?

Anonim

Konu ile alakalı yorumları bekliyorum. Yorumlarınız benim için çok değerlidir.

Yorumları lütfen doğru Türkçe ile yazın. Yorumların anlaşılır olması benim için önem taşıyor.